70. doğum gününde “devrimin en güzel koşucusu” Deniz…

Hiç kuşku yok ki Türkiye’de Öğrenci Hareketi denince herkesin aklına ilk gelen isim Deniz’dir. Onun Türkiye sosyalist mücadelesinin gençlik ayağına damgasını vuran tarihsel bir figür haline geldiği, onu sahiplenen insanların hangi geleneği benimsediğinin bilinememesinden de anlaşılabilir. Bugün Deniz’in 70. doğum gününde onun böyle bir tarihsel figür haline gelmesinin altında yatan sebeplerden politik dinamiklerinden koparılmasına izin vermeden bahsedeceğiz:

Deniz 70 yıl önce bu sabah Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğmuştu. Anne ve babasının eğitimci olmasından dolayı çocukluğu Sivas’ın farklı yerlerinde ve hayatının bütününe yakışacak bir şekilde geçiyordu. Öyle ki Marshall yardımlarının bir ürünü olarak okullara dağıtılan süt tozlarıyla sokak köpeklerini besliyor, mahallenin diğer çocuklarına karşı onların güvenliğini sağlıyordu. Çoğumuz Deniz’in ilkokuldayken öğretmeninin önünde altı parmağını göstererek çektirdiği o fotoğrafı biliriz. O fotoğrafın altında Demokrat Parti döneminin giderek baskıcı hale gelen rejimi yatıyordu ve Deniz mahalledeki arkadaşlarıyla kurduğu yedi bela çetesinin lideri olarak Demokrat Partili ailelerin çocuklarına sataşıyordu.

Deniz ilkokul ve ortaokul dönemini üniversitede ne yapacağını biliyor gibi geçirdi anlaşılan ve nihayet liseye geçti. Lise birinci sınıfta öğretmenleri Yaşar Kemal’in Teneke adlı eserini okutmuştu. Deniz, yurt gerçeklerini ilk defa kitaplardan okuyordu ama okudukları kendisine yabancı gelmemiş olmalı çünkü babası ilköğretim müfettişi olduğundan dolayı daha önce onun yanında köyleri gezme fırsatı bulmuştu. Deniz lisede bir sene geçirdikten sonra ailesiyle beraber İstanbul’a taşındı. Burada ilk eylemini gerçekleştireceği Haydarpaşa Lisesi’ne kaydoldu. İlk eylemi okulun çok sevilen beden eğitimi öğretmeni eski futbolcu Boncuk Ömer içindi. Hürriyet Gazetesi’nde yapılan habere göre bu çok sevilen öğretmen öğrencilerine sınıf geçirme vaadiyle tecavüzde bulunmuştu. Bu haber 500’den fazla öğrenciyi gazeteyi taşlamaya götürmüştü ama bu olayın önemli olmasının sebebi eylemdeki birbirini tanımayan iki lise öğrencisinden geliyordu: Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan.

Deniz’in Haydarpaşa’dan sonraki durağı Bilir Koleji’ydi. O zaman memurluğun sağladığı ekonomik koşullar ne kadar iyi olsa da  kolej pahalıydı fakat Cemil Gezmiş’in Bilir Koleji’nin müdürünü önceden tanıması taksitle ödeme imkanı sağlamıştı. Deniz bu kolejde olduğu sıralar Türkiye’nin gündemini Kıbrıs sorunu meşgul ediyordu. 1963 Aralık ayında Kanlı Noel Katliamı gerçekleşmiş ve radikal milliyetçi Rumlar, Türk köylerine saldırmıştı. Bu olaylarda dönemin solu da tavrını antiemperyalist çizgide ortaya koyuyordu. Deniz de bu ortamdan etkilenmiş olmalı ki lisedeyken Kıbrıs’ın bağımsızlığı hakkında bir kompozisyon yazmış ve bununla ilgili sorunlarla karşılaşmıştı.

1965 yılında Dev-Genç içerisindeki çoğu gencin ilk durağı olmuş olacak TİP, parlemento içi siyasete adımını atmıştı. Deniz de bu gençlerden biriydi ve partinin düzenlediği seminerlere katılıyordu. Bu dönemde arkadaşının vasıtasıyla Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerini de okuyan Deniz ilk işçi eylemine katıldı ve ilk kez gözaltına alındı.

Kasım 1966’da üniversiteye giden Deniz, kendisini üst üste iki kez kalanların okuldan atılabilmelerine dair yönetmeliği boykot ederken buldu. Deniz, üniversitede iken üç farklı öğrenci örgütü vardı. Sağcıların örgütü Milli Türk Talebe Birliği, sol görüşlülerin ise Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu idi. Deniz henüz önsaflara geçmemişken Hukuk’un çay ocağında oturuyor, sahafları gezip kitapçılarla sohbet ediyor ve TMGT’ ye gidiyordu. Fakültedeki arkadaşlarından bir Deniz için şöyle diyordu: “Bir bakarsın Stalin’i, bir bakarsın Kıvılcımlı’yı, bir bakarsın Atatürk’ü, bir bakarsın İkinci Kurtuluş Savaşı’nı, bir bakarsın Lenin’i savunur.” Deniz eline geçeni okuyor, siyasi düşünceleri sosyalist mücadele içerisinde tarafını belirleyecek şekilde netleşiyordu ve henüz 6. Filo gelmemişken bu dönem gençliğinin Amerika karşıtlığını güçlendiren önemli bir savaş Vietnam’da yaşanıyordu. Kuzey Vietnam’da Komünist Ulusal Kurtuluş Cephesi hüküm sürerken, Güney Vietnam bir ABD üssüydü. Kuzeye yapılan saldırılara dünyanın tepkisiz kalmaması daha sonra ’68 kuşağı denilecek gençlik hareketlerinin bir antiemperyalist ve savaş karşıtı bir çizgide konumlanmasına neden olacaktı. Vietnam Savaşı’nı Türkiye’deki gençlik için önemli kılan bir başka sebep ise kapitalizmin sağlıklı gelişmediği bir ülkede verilecek mücadele hakkında örnek olmasıydı.

 

En sonunda Deniz denince hepimizin aklına gelen ilk eylemler başlıyordu. ABD donanmasının Akdeniz’deki bekçisi ve Kıbrıs sorununda da Türkiye tarafından yapılacak olan bir müdahaleyi engellemekle görevlendirilmiş Altıncı Filo, kitlesel bir protesto ile karşılaştı. Deniz 1967‘de bu protestoları gözlemliyordu ama daha sonra hakkında çok konuşacağımız ve Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesiyle sonuçlanacak esas eylemler bir sene sonra 68 temmuzunda gerçekleşecekti. Denizler bu protestoları izledikten sonra ağustosta zeytin ihracatının büyük bir darbe yediğini, sebebinin de iki şirketin İtalya’ya gönderdiği zeytin yağında çıkan makine yağı olduğunu öğrendiler. Köylüler zor durumdaydı ve Deniz yaklaşık on arkadaşıyla bir minibüs kiralayıp Ege’ye zeytin üreticilerine desteğe gittiler. Sağcıların saldırısına da uğradıkları iki hafta boyunca köylülerle sohbet ettiler, kahveler girdiler ve kendilerini anlamamız açısından da önemli bir ipucu verdiler. Üniversite öğrencilerinin derdi Ege’deki köylülerdi.

67’nin sonbaharı geldiğinde demokratik üniversite talepleri farklı bir boyut kazanıyordu ve bir yandan da antiemperyalist tavır korunuyordu. İki Türk köyünün Rumlar tarafından basılması üzerine Kıbrıs, tekrardan mesele haline gelmişti. Yapılan saldırıları protesto etmek için 100.000 kişi 21 Kasım’da Beyazıttan Dolmabahçe’ye yürüdü. Bu eylem sırasında Deniz, Aşık İhsani ve Uğur Büke ile birlikte bir deniz motorundan aldığı Amerika Bayrağını yaktı ve gazetede yer alan habere göre nezaret altına alınmıştı. Artık Deniz Gezmiş ismine gazetelerde rastlamak mümkündü.

Türkiye’de 68’in başlangıcı olacak eylem 7 Mart günü gerçekleşti. Gençlik tarafından Amerika’nın yanında konumlandırılmış Süleyman Demirel, Uluslararası İktisadi ve Ticari İlimler Öğrencileri Komitesi’nin 20. Kongresinde konuşma yapacaktı. Deniz ve arkadaşları dünyanın farklı ülkelerinden delegelerin katıldığı kongrede Demirel’i protesto edeceklerdi ama toplantıya Demirel’in adında Bakan Seyfi Öztürk geldi. Denizler balkondaydı ve bakan konuşmaya başlayınca “Morison Süleyman” sloganı attılar. Anlamı Demirel’in Amerikan müteahhitlik firması Morison’un temsilciliğini yapmasından geliyordu. Bakan konuşmayı kesmeyince Deniz’in hayatı boyunca dilinden düşmeyen sloganlar duyulmaya başladı: “Yaşasın Sosyalizm’’, “Bağımsız Türkiye”. Bu sloganlar 68 kuşağı olarak anacağımız insanların idam sehpalarında, hapishanelerde ya da polis kurşununda biten serüvenlerinin başladığını gösteriyordu ve bu olaydan sonra Deniz ve arkadaşları hapishaneyle başladı serüvene. Deniz için 1972’de bitecek olan yaklaşık 6 senelik maceranın 32 ayı da yine hapishanede geçecekti. Burdaki uğrağı iki ay içindi Deniz’in.

Çıktığında öğrenci taleplerinin bir eğitim reformu isyanı haline gelmesiyle başlayan işgallerde en öndeydi. Ankara Üniversitesi’nde boykotlar işgali getirmişti ve İstanbul’da da Deniz, “Haklarımızı alana kadar üniversite yönetimine el koyuyoruz.” dedi. Üç sene sonra arkadaşlarıyla “Ordu müdahale etmeseydi THKO tarafından yönetime iki ay içinde el konulacaktı.” diyecekti. Deniz’in bir öğrenci lideri haline gelmesinde bu işgal çok önemliydi çünkü Deniz işgalde öğrenci lideri konumundaydı ve rektör odasını ele geçirdikten sonra çalan telefonu açtı: “Ben rektör Deniz Gezmiş.” Daha sonra İstanbul Valisi Deniz’in babası ile görüşecek, Deniz ile de anlaşıldıktan sonra işgale son verilecekti. İşgal son bulduktan sonra üniversitelerin talepleri yine yerine getirilmemişti ve Deniz babasına “Bunlar bizi oyuna getirdi.” demişti. Üniversiteden beklentilerini alamayan gençler çareyi sokaklarda arayacaktı.

Nihayet takvimler 15 Temmuz 1968’i gösteriyordu. Altıncı Filo tekrardan İstanbul Boğazı’nda görüldü, karşısında da “Yankee Go Home!” diye bağıran gençler. Deniz o gençlerin en önündeydi, bundan sonra da hep olacağı yerde. 17 Temmuz gecesi polis yurdu basmış, öğrencileri dövmüş ve Vedat Demicioğlu’nu pencereden atarak komaya sokmuştu. Ertesi gün öğrenciler ve en önlerinde Deniz Taksim’e yürüdüler. Amerikan askerleri işte bugün denize dökülmüştü fakat gençler bu zaferi pek kutlayamadan 24 Temmuz’da Vedat Demircioğlu’nun ölüm haberini aldılar, ilk kayıplarını vermişlerdi.

Deniz bu olaylardan sonra cezaevine alınmış, 21 Eylül’e kadar orada kalmıştı. Çıktıktan sonra ise kendisine cezaevinde de sürekli eşlik edecek olan Cihan Alptekin’le Devrimci Öğrenci Birliği’ni kurdu. Kuruluşundan hemen sonra TGMT ile birlikte 30 Ekim’de başlayıp 10 Kasım’da Anıtkabir’e çelenk koymakla sona erecek yürüyüş olan ‘’Tam Bağımsız Mustafa Kemal Yürüyüşü’’düzenlendi. Denizler yine gözaltına alınacak ve bu olayın üzerine Demirel o sözü söyleyecekti: Yollar yürümekle aşınmaz.

Sosyalizme en hızlı koşulan bu yıllarda devrimci gençler için gündemin durulması imkasızdı. Gözaltından çıkan gençler daha dinlenmeden Vietnam’da görev yapmış Komer’in elçi olarak geleceğini öğreniyorlardı. Bunu öğrenir öğrenmez havaalanında karşılama planlarını uygulamaya koyuldular. Komer inince taş, yumurta ve domatesler fırladı ve Deniz yine gözaltındaydı. Artık Deniz’in gözaltına alınması ailesini rahatlatıyordu çünkü dışarısı onun için daha tehlikeliydi. Bir ay geçmeden “Kahrolsun Amerika” dedikleri savunmalarıyla birlikte tahliye kararları da verilmişti.

Çıktıktan on gün sonra üniversite işgali tekrar gündemdeydi. Oya Sencer adlı bir asistan doktara tezi konusunu “Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu ve Yapısı” olarak belirlemişti. Bu tezin Profesörler Kurulu tarafından iki defa reddedilmesi işgali beraberinde getirmişti fakat bu sefer polis üniversiteye giriyordu ve Deniz iki ay daha hapishanede kaldı. Ailesinin Deniz içerdeyken rahat olması daha iyi anlaşılıyordu. Deniz’in 1969 Şubat sonuna kadar içerde olduğu bu iki aylık dönemde önemli olaylar yaşanıyordu. ODTÜ’yü ziyaret eden Komer’in arabası Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan ve Ulaş Bardakçı’nın da aralarında bulunduğu grup tarafından yakılmıştı. FKF’li öğrencilerin bu eylemi döneme damgasını vuruyordu.

Yine Deniz’in tutuklu olduğu bu dönemde gerçekleşen bir başka önemli olayda bilinen adıyla Kanlı Pazar’dı. Birçok kurumun destek verdiği ‘’Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Sınıfı Yürüyüşü’’ne Komünizmle Mücadele Derneği tarafından saldırılması sonucu iki kişi ölmüş ve yüzlerce insan yaralanmıştı. İçişleri Bakanı’nın olaylardan sorumlu tuttuğu kişiler listesinde o dönem içeride olan Deniz Gezmiş’de yer alıyordu.

1969’un yazına gelindiğinde üniversite işgalleri tekrar başlamıştı ve Deniz 10 Haziran’da Sultanahmet’te Alman Çeşmesi’ne çıkıp konuşma yapıyordu. Bu konuşmanın ardından daha önce görülmemiş bir polis-öğrenci çatışması meydana gelecekti. Ancak askeri birliklerin müdahalesi ile sona eren çatışmada yaklaşık 100 kişi yaralanmıştı ve aralarında Deniz’de vardı. O gün tutuklama kararı da çıkarılmıştı kendisi için ama sonraki durak hapishane değildi. Sırada Filistin vardı.

“Azgelişmiş dünya halkları emperyalizme karşı bir kavga verirken gençlik bunun dışında kalamaz.” demişti daha önceki yazısında. O kavganın dışında da kalmayacaktı. Ailesine arkadaşının Kuşadası’ndaki yazlığına gideceğini söyleyerek, otostop çekmişti Filistin’e. Burada farklı ülkelerden gelen sosyalist gençlerle tartışma imkanı da buluyordu. Burada bir ay kadar teorik ve askeri eğitim aldı ve burada Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi kurucusu Nayif Havatme’den etkilenerek, bir askeri darbenin devrimi öncülleyeceğine dair MDD’ci yaklaşımda uzaklaşmış, gerilla mücadelesine yönelmişti.

Filistin’den döndüğünde ihraç kararının haberini aldı ve bu kararı antidemokratik olarak nitelendiriyordu. Artık forumlarda onun mektupları okunuyor, o konuşma yapıyor ve öğrenci hareketiyle birlikte sosyalist mücadelenin bir figürü konumuna geliyordu. Bundan sonra o gençliğin önünde değil, gençlik onun arkasında yer alacaktı.

Deniz 1969 Eylül’de Taylan ile beraber İstanbul’a geldi, Hukuk Fakültesi’ne. Hayatının en büyük darbelerinden birini alacaktı burada, ölürken yanında gömülmek isteyeceği arkadaşı Taylan vurulacaktı. Dekanın odasına girdi ve ihraç edilmesinin hesabını soruyordu çivili sopayla masasına vurarak. Masaya vurmuştu çünkü sivil polisler odayı basmıştı ve dekan “Vurun!” diyordu. Deniz o gün arkadaşları kendisine işkence yapılmayacağından emin olduktan sonra teslim oldu ama Taylan’dan haber yoktu. Sivil polis arkasından vurmuştu onu ve Deniz tutukluyken almıştı ölüm haberini. O kurşun Deniz’e vasiyet yazdıracak, Sinan’ın oğlunun adını Taylan koyduracaktı. Çünkü İstanbul’a gelmeden sarılmıştı Sinan’a ve demişti “Gidip de dönmemek, gelip de görmemek var, çocuğun olduğu zaman ismini Taylan koy.”

 

Deniz’in bu tutukluluğu da yaklaşık iki ay sürdü ama çıktıktan birkaç hafta sonra 22 yaşında Battal Mehmetoğlu isminde bir genç öldürümüştü bu sefer sağcılar tarafından ve bu sefer ağlıyacaktı Deniz. Çünkü kolyesinde bir kadının resmini görmüştü. Bu olaydan sonra polis sürekli arama yapıyordu ve bir av tüfeği bulmuştu. Tüfeğin Deniz’e ait olduğu iddasıyla tekrardan tutuklanmıştı. 20 Aralık’ta başlayan bu dönem Eylül 1970’de bitecek en uzun tutukluluk dönemlerindendi. THKO işte tam bu sıralar kurulacaktı, 1970 başlarında ve bu dönemde İleri Dergisi’nde örgütün görev ve yöntemlerinden bahsedilen yazıda Fidel’in izlerine rastlamak mümkündü. Yine onun izlerine Deniz’in hapishaneden yazdığı bir mektubunda da rastlanabilirdi: “Ya Vatan Ya Ölüm”

Eylül geldiğinde Deniz tahliye olmuş ve askere alınırken firar etmişti. Artık gerilla mücadelesinde karar kılmıştı ve bunun Türkiye’de başarısız olacağına dair eleştirilere karşı başka ülkelerde savaşılabileceğini söylüyordu. Hakkındaki ihraç kararının bozulmasının bir önemi yoktu artık kendisi için çünkü gerilla mücadelesinde toplamıştı tüm dikkatini. Doğu illerini geziyordu: Elazığ’ı, Tunceli’yi, Maraş’ı… Oralardaki devrimcilerle görüşüyordu. 1971 başlarıyla beraber ODTÜ yurtlarıydı artık yeni evi. Daha çok Latin Amerika’da Küba Devrimi’nin yolunu savunan önderlerden etkileniyordu.

THKO’nun iki kanadı vardı bu dönemde: Maraş ve Nurhak çevresindeki Kır gerillası ve Ankara’daki şehir gerillası. Ankara kanadı önemli eylemlerde bulunmuştu. Bunlardan en ilginç olanı Deniz’in Erdal Öz’e de anlattığı Amerikalı dört askerin kaçırılmasıydı. Deniz, Yusuf ve Sinan yapmıştı kaçırma eylemini. Askerlerin döneceğini bildikleri yola beton bir direkle barikat kurmuş bekliyorlardı ve Amerikalılar da durmuştu onların beklediği gibi. Yusuf direksiyonun yanındaki kapıdan girip bağırdı: “Don’t move lan!” Askerleri götürdüler hemen Yusuf’un teğmen kılığında kiraladığı eve ve ilk işleri askerleri yatıştırmak, onlara zarar vermeyeceklerini söylemek oldu. Deniz “Çay demledik, hiç öyle iteleme kakalama yok.” diyordu ve hemen kaynaşmıştı onlarla. Jimmy ‘çok gırgır bir adam’dı elbette ama Sinan daha temkinli davranıyordu çünkü onlara zarar vermek zorunda kalabilirdi.

Otuz altı saat içinde 400 bin dolar verilmezse askerleri öldüreceklerine dair bildi hazırladılar ve Hüseyin’le yaydılar. Bildiri gündeme bomba gibi oturmuştu; ABD Başkanı Nixon ‘’Fidye verilmemeli’’ diyordu. Eylem Nixon’un görüş belirtmesiyle uluslararası bir nitelik kazanmıştı. Aradan yetmiş iki saat geçtiğinde askerler hala yaşıyordu ve Deniz bu durumu Erdal Öz’e anlatırken şunları söylüyordu: “Yok, öldüremiyorsun. Faşistlere benzemiyoruz ki biz. Kolay değil adam öldürmek.”, “Kendi kurulu düzenlerine karşı çıkmamakla objektif olarak suçlular belki; ama subjektif olarak hiçbir suçları yok adamların.”, “Hiçbirimiz adam öldürmemişiz ki o güne kadar. Hiçbir deneyimimiz yok”

Anlaşılacağı gibi serbest bırakmışlardı askerleri, öldürememişlerdi, onların ölümü hakettiğini düşünemiyorlardı. Ama başkaları Deniz’e yakıştıracaktı ölümü.

12 Mart gelmişti ve TSK Cevdet Sunay’a hükümeti istifaya zorlayan ve ardından askeri müdahelenin koşullarını sağlayan muhtırayı verdi. Denizler için Ankara artık fazlasıyla güvensizdi ve her an yakalanabilirlerdi. 15 Mart tarihinde Malatya’ya ulaşmak için motosikletle yola çıktılar ve Deniz çocukken bisikletle gitmeye çalıştığı yolda yakalandı ve Ulucanlar Cezaevi’ne konuldu. Deniz’i yakalayanlar patronlarına en büyük müşteriyi kazandırmışlardı ki basında geniş yankı buldu. Bundan sonraki süreçte Deniz, önce Kayseri’ye ve daha sonra Mamak’a nekledilecekti. En uzun dönemi Mamak’ta geçirecek olan Deniz kendisinden önceki aydınların cezaevini kütüpheneye çevirme geleneğine uyacak, babasından sürekli kitaplar isteyecek, bu kitaplar hakkında görüşlerini bildirecek ve arkadaşlarıyla beraber 68’e yakışan bir hapishane hayatı yaşayacaktı.

27 Ağustos 1971’de TBMM anayasa değişikliği ile 1961 Anayasası’nın bütün kazanımlarını aşındırmıştı. Getirilen özgürlükler sınırlandırılmış, yürütme organı güçlendirilmiş, TRT’nin özerkliği kaldırılmış ve sendikal haklar geriletilmişti. Deniz ve arkadaşları buna karşı üç günlük açlık grevi yapmışlardı. Bu grev idamları yaklaşan gençlerin hala memleket sorunlarıyla ilgilenmekten kopmadığını gösteriyordu.

7

THKO davası savunmalarında önemli rolü Hüseyin İnan oynuyor, Deniz daha çok kendi okumaları üzerine yoğunlaşıyordu. Onun “Mahkemeye itimadım yoktur.” dediği dava 9 Ekim 1971 tarihinde 18 sanık için verilen idam kararı ile son buldu. Askeri Yargıtay ise 10 Ocak 1972’de THKO sanıklarından üçünün idamını onaylayıp 15 idam kararını bozdu. Bu kararın Meclis, Senato ve Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanması gerekiyordu ve gereken yapıldı. Denizlerin asılmasını isteyen AP milletvekilleri bunu Menderes’in intikamı olarak görüyorlardı. Bu süreç içerisinde verilen insan hakları mücadelesinden bir sonuç alınamadı ve Cumhurbaşkanı da kararı onayladı. Daha sonra İnönü 12 sene önce elini öpen çocuğun idam edilmemesi için kararı Anayasa Mahkemesi’ne götürmüştü ve Mahkeme nisan başında kararı iptal etti. Ama bu iptal bir umut ifade etmiyordu sadece süreci başa döndürmeye yetti ve bu sefer senatoda daha fazla kişi idam için oy kullandı. Cumhurbaşkanı da kararı onayladı.

5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, idam sehpası Deniz, Hüseyin ve Yusuf için kurulmuştu. Denizlerin ve daha birçok devrimcinin avukatlığını yapmış Halit Çelenk’in daha sonra ağlayarak anlatacağı idamlar gerçekleşecekti. Deniz, etrafındaki insanlar kendisine karşı olanlar olduğu için avukatını görünce sevinmişti ve “Şekibe Abla’ya selam söyleyin, üzerimizde çok hakkı var” diyordu darağacına giderken. Hüseyin ve Yusuf’la beraber birbirlerine sarıldılar ve kısık sesle konuştular. Neler konuştuklarını kimse bilmiyordu o gece, heralde tahmin de edilemezdi.

Avukatlarını çok şaşırtmışlardı ölüme giderken. Deniz Samsun sigarayı bir lüks olarak görüp aslında hep Birinci içtiğini söylüyordu o gece Halit Çelenk’e. Henüz ölümünden kısa bir süre önce Toprak ve Tarım Reformu Ön Tedbirler Yasa Tasarısı’nın bir örneğini istemişti, alıp incelemişti o tasarıyı, notlar almıştı kenarına avukatının ‘’her an ölüme götürülmesini bekleyen bir insan’’ dediği Hüseyin. O gece de Halit Çelenk’ten ayakkabısını saklamasını istemişti; babasının ayakkabının yırtık olduğunu görüp üzülmemesi için.

Yetmiş yıl önce bugün doğan Deniz o gece idam sehpasındaydı ve altı parmağını göstererek fotoğraf çektiren çocuğun elleri arkadan bağlıydı bu sefer. “Hadi eyvallah arkadaşlar!” demişti içerdekilere ve o sehpada son sözlerini söyleyecekti:

“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın Marksizm Leninizm’in yüce ideolojisi!
Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!
Kahrolsun emperyalizm!
Yaşasın işçiler, köylüler!”

 

 

 

Çok okunanlar

No Picture
Haberler

İlk referandum üniversitelerdeydi

Öğrenci Kolektifleri 15 – 19 Ekim arasında 27 üniversitede referandum çalışması yaparak üniversitelerdeki demokrasi sorununu, yönetimde söz hakkını, rektörlük seçimlerini tartıştırdı. “Kendi rektörünü kendin seç, kendi üniversiteni kendin yönet” diyerek Devamı

Haberler

Kredi Yurtlar Kurumu’ndan OHAL uygulamaları

Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı üniversite yurtlarına 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle yeni düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelere göre protesto eylemlerine katılan, sosyal medyada muhalif içerikli paylaşımlar yapanlar yurt hakkından yararlanmayacak Devamı

casino metropol casino maxi