TÜRCÜLÜĞE KARŞI MÜCADELENİN GEREĞİ, VEGANLIK ve MÜCADELE ALANLARI – Melodi ZENGİN

Türcülük kelimesi ilk olarak 1970’de Richard Ryder tarafından, diğer türlere karşı önyargılı tutumu tanımlamak ve kavramın, ırkçılık, cinsiyetçilik ile benzerliğini ortaya koymak için kullanılmıştır. (Türkiye’de Vegan Sanat Makalesi – Özlem Gök) Etin Cinsel Politikası kitabında da bahsedildiği gibi türcülük; hayatımızın her an içinde olan kedi-köpek gibi canlılara aynı acı çektirildiğinde buna karşı durup, tabağımızdaki canlıdan sömürülerek elde edilmiş parçanın acı çekebilen ve yaşam hakkı olan bir birey olduğunu görmezden gelmek, yani o canlıyı bir kayıp gönderge, meta olarak görmek ve bunu normal karşılamaktır. Yaşamlarımızı paylaştığımız tüm canlılar; sistem tarafından tabağımıza, giysimize, kozmetik ürünlere kayıp gönderge olarak servis edilir. İnsanın aklına et yerken bir hayvanın öldürüldüğü değil, mutfak ve tat gelir. Türcülük sadece bu olmamakla birlikte temelinde insan merkezciliği de barındırır. Somut örnek vermek gerekirse Elazığ’da yaşanan depremde, depremden etkilenen insan dışı hayvanlar için özel bir çalışma yapılmaması ve depremden zarar gören inek tavuk gibi hayvanların artık “işe yaramayacağı” için hayatlarına son vermek, deprem yardımında önceliğin insanlara verilmesi de bunu karşılar. Kanal İstanbul projesinde doğayı ve  hayvanları rant için gözardı etmek insanmerkezciliğin, uygulanan politikaya yansımasıdır. Neoliberal Kapitalizm tarafından yayılan benmerkezcilik, insanların yaşam alanlarını işgal ettiği kadar, insandışı hayvanların yaşamını da ele geçirmektedir. Türcülük hayatımızın her alanına yerleştirilmiş ve meşrulaştırılmıştır. Dilimizden yaşam biçimimize, giydiğimiz kıyafetlerden yediğimiz yemeğe, kullandığımız kişisel bakım ürünlerinden ilaçlarımıza kadar hayatımızın her alanına işlemiş ve insan dışındaki hayvanların köleleştirilmesi, katledilmesi, sömürülmesi, insanlar için sistem tarafından meşru kılınmıştır. Yani sömürü, katliam ve kölelik hala meşru bir zeminde devam etmekte, kendini var etmekte ve bu sistemi işletmektedir.

Neoliberal kapitalist sistem türcülüğü; yarattığı sömürü çarkının içinde, sömürüyü her gün yeniden üreten bir araç olarak ele almaktadır. 1804’te mücadeleyle son bulan kölelik, günümüzde aynı biçimiyle başka canlılar üzerinden sistemin devamlılığının sağlanması için sürdürülmektedir.

 Bugün Amerika’da polis tarafından katledilen Geourge Floyd için kitleler sokaklarda. Polis şiddeti ve faşizm tüm dünyada gözler önüne seriliyor ve tepki çekiyor. Buna tepki gösteriyoruz çünkü o bireye acı çektirmek için hiçbir sebep yok. Hatta bunu faşizm olarak tanımlıyoruz. Geourge Floyd’un ölümünü seyreden milyonların sokaklara çıkıp öfkesini göstermesi bize kayıp göndergelere dönüşen bir çok insanı hatırlatıyor. Kemal Kurkut, Ali İsmail Korkmaz, Dilek Doğan ve polis şiddetiyle katledilen niceleri… Fakat insan dışı hayvanlar da hergün gözlerimizin önünde katledilip iskenceye ve sömürüye maruz bırakılıyor. Üstelik tek amaçları yaşamak olduğu halde.

 Nitelikli yaşam hakkımız rant ve talanla, kadın düşmanlığıyla, homofobiyle, transfobiyle, ekonomik krizle elimizden alınmaya çalışılığında bunun için mücadele etmeliyiz diyorsak aynı sömürü farklı yöntemlerle insan dışı hayvanlara uygulandığında da buna karşı mücadele etmeliyiz. Çünkü insanların diğer türleri tahakküm altına alıp onları katletmesini ve sömürmesini savunmak, tüm ayrımcılık biçimlerini ve güçlü olanın istediğini yapabilme meşrutiyetini savunmak demektir.

İnsanlar doğada var olduğu günden bu yana hayvanları kendi menfaatlerinin araçları olarak kullanmışlardır. İnsanlar temel ihtiyaçları için hayvanları avlamış, gücünden faydalanmış ve evcilleştirmiştir. İnsan ve insan olmayan hayvan arasında bulunan farklardan biri insanların hayvanların haklarını koruması gereğidir. Çünkü hayvan hak talebinde bulunamaz dolayısıyla da insanların hayvanlara verdiği haklara hayvan hakları denir. (Çobanoğlu, 2007: 109) Bu noktada hayvan hakları savunuculuğu veganlıktır. Veganizm: Doğadaki bilinç sahibi, hissedebilen (bkz: Cambridge Bilinç Deklarasyonu) canlılara uygulanan her türlü şiddeti ve sömürüyü reddeden; bu yüzden de ”sadece” hayvansal hiçbir gıdayı tüketmeyen değil, aynı zamanda giyim ve başka amaçlarla uygulanan sömürü ve zulme de karşı duran etik bir tutumdur. (bkz: Hayvan Hakları Veganlıktır-Sinem Kotiloğlu)  Yani veganlık, sömürüye ve zulme karşı ahlaki bir yükümlülüktür. Veganlık, hayvan hakları savunuculuğunun ideolojik karşılığı olmakla birlikte, mücadele alanlarının tümüyle kesişmektedir. Neoliberal kapitalizm hayvanları, doğayı, kadınları, LGBTİQ+ bireyleri yani tüm azınlıkları tahakküm altına alarak sömürmektedir.

Feminizm için doğa, hayvanlar ve kadınlar üzerindeki eril tahakkümü, ekoloji için endüstriyel hayvancılığın iklim krizine olan etkisini inceleyebiliriz.

DOĞA, HAYVANLAR VE KADINLAR ÜZERİNDEKİ ERİL TAHAKKÜM

Patriyarkal Kapitalist sistem geçmişten bugüne doğayı bir kaynak halinde, kadınları da tüketim kültürü içine alarak (doğurganlık, ev içi emek)  özne ve nesne haline getirmiştir. Bugün doğanın üzerinde var olan, iklim krizini her geçen gün derinleştiren, makinelerle yaşam alanlarımızı alt üst eden eril tahakküm, kadınların ve çocukların yararına yasalara saldırmakta, homofobiyi her alanda yeniden üretmekte, insan dışı hayvanları metalaştırarak tabaklarımıza, giyim sektörüne, kozmetik ürün sektörüne servis etmektedir. Tarihsel olarak baktığımızda öldürmek genel olarak erkekliğe aftedilen birşeyken, doğurmak, ev işlerini yapmak, yemek yapmak, toplayıcılık yapmak kadınlara bırakılmıştır. Bir canlıyı öldürüp yemek onu öldüren kişinin duygusal tatmin yaşamasını sağlar ve gücün işaretidir. Bu sebeple kadınlar halihazırda doğayla daha fazla iç içe olmak zorunda bırakılmıştır. Günümüzde de bu, doğaya yani yaşam alanlarımıza yapılan saldırılar karşısında iş makinelerinin önüne yatan kadınlarla, “kocakarı ilaçları” dediğimiz alternatif faydalı bitkileri bulanların kadınlar olmasıyla kendisini göstermektedir. Bugün doğayı ve yaşamı savunanlar, yaşam alanlarında eril tahakkümü, makineleri, doğa katliamını yani erkek aklı reddeden kadınlardır. Güç erkekliğe atfedilen bir şey olduğundan bu sebeple “öldürme, avlama” eylemi de erkeklere aftedilmiştir. Etiyopya’da kadınların et yemesi yasaktır ve et yiyen kadınlar cezalandırılır. Walamolar arasında et yiyen kadınlar öldürülür. Bunun gibi bir çok örnek mevcuttur. Eril tahakküm öldürmeyi ve yaşamını elinden aldığı canlıyı “güç kaynağı” olarak görür. Feminist bir akıl ise katletmeyi değil yaşatmayı düşünür. Bugün patriyarkal kapitalist sistemin aklı olan erkek akıl ise sömürmek ve katletmekten başka bişey yapmamaktadır.

ENDÜSTRİYEL HAYVANCILIĞIN İKLİM KRİZİNE OLAN ETKİSİ

 Ekolojik olarak ise bugün endüstriyel hayvancılık için amazon ormanlarında saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde alan kesilmekte ve yakılmaktadır. Bir hamburger için 2.5 milyon litre su tüketilmektedir. Büyükbaş hayvanların dışkılarından salınan metan gazı da dünyanın ısınmasında hayli etkili olan metan gazının yüzde 50’sinden fazlasını oluşturmaktadır.Hayvanları meta olarak görenler, hem hayvanları hem de dünyayı katletmektedir. Endüstriyel hayvancılık için milyonlarca litre su harcanırken bize söylenilen ise “Suyu az kullanın, araba değil bisiklet kullanın” olmaktadır. Oysa ki endüstriyel hayvancılık için harcanan su da, salınan metan gazı da bizim bireysel olarak harcadıklarımızın milyonlarca katıdır.

REFAHÇILIK ve BÜTÜNLEŞİK MÜCADELE

Günümüzde hayvan hakları mücadelesinin yükselmesiyle birlikte neoliberalizmin bize sundukları ise sömürüyü devam ettiren, refahçı, reformist önerilerdir. Sistem bize mutlu sömürü, gezen köy tavukları, acısız katletme, ineği kendin yetiştirip sütünü kullanma gibi önerilerle gelmektedir. Fakat bu öneriler buna maruz kalan canlıların beyanının alındığı ve sömürünün bittiği anlamına gelmez.  Sömürü hâlâ devam etmekte ve üretilmektedir.

Yukarıda bahsettiğim türcülük ve veganlık tanımları sonrasında yapılan bu ayrıma ve uygulanan sömürünün meşrulaştırılmasına karşı olmamız, devlet aygıtları tarafından yayılan türcülük, ayrımcılık ve sömürüyü ortaklaştırmamız ve bu mücadeleyi tüm mücadele ettiğimiz alanlarla bütünleşik bir mücadele haline getirmemiz gerekir ve bu ancak vegan bir yaşamla mümkün kılınabilir.  Çünkü dünya üzerindeki acı çeken hiçbir canlı kimsenin malı değildir.  Tam da bu noktada İstanbul Adalar’da fayton köleliğine karşı önerilen “faytonların yüzde 95’ini kaldırma, mutlu sömürü gibi sistemin işlemesini sağlayan ama sömürüye devam eden ve türcülüğü her alanda yeniden üreten refahçı, reformist politikaları kabul etmemek gerekir. Yöneticiler doğayı, canlıları,işçileri,kadınları katledip sömürürken  ve bunun yanında reformist önerilerle gelirken, asıl yapılması gereken vegan olmaktır. Hayvan hakların asgari koşulu vegan olmaktır ve veganlık aslında bir başlangıçtır. Veganlık tüm türlerin hakları için gerekli olmasının yanında, eril tahakkümün ortadan kalkması, iklim krizinin yavaşlaması, sömürünün her alanda yeniden üretiminin durdurulması için gereklidir. Hayvanlar, insanlar, doğa, LGBTİQ+ bireyleri, işçiler… Kısacası dünyanın tüm ezilen, ötekileştiren bireyleri için mücadele etmenin vakti geldi de geçiyor. Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya inşa edene dek…

 Kaynakça:

Carol J. Adams-Etin Cinsel Politikası

Gary L. Francione-İnsan Neden Vegan Olur?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir