Üniversiteden Kayyum Rektörü, Memleketten Diktatörü Kovacağız!

Direnişlerin genel yapısı itibariyle hem teorik hem pratik alanlar olduğunu biliyoruz. Bu
bilinçle direnişten öğrenmek ve öğrendiklerimizi sınamak için atılmaktan geri durmamak
gerekiyor. Boğaziçi direnişinden öğrendiklerimizi ve farkına vardıklarımızın bize
kazandıracağı mekanizmaları es geçmeden başka başka direnişlere de araç ve örnek
olabilecek, arkasına ne bırakabileceğine odaklanmak gerekiyor.”


4 Ocak gününün üzerinden kırk günü aşkın bir süre geçti…


“Üniversite bitti.” gibi söylemlerin yükselen uğultusuyla birlikte yeni yıla girerken, 2 Ocak
2021 tarihinde yayımlanan bir kararname ile AKP’den milletvekilliği aday adayı olan Melih
Bulu Boğaziçi Üniversitesi’e rektörlüğe atandı. Bu durum, uzun zamandır üniversitelerde
uygulanan anti-demokratik uygulamaların en somut örneklerinden biri olarak kendini
gösterdi. Üniversitelilerin ne zamandır yükselen itirazları akademiye yapılan bu son saldırıyla
birlikte Güney Kampüs barikatları önünde buluştu. “Üniversitemizin karar alma
mekanizmalarındaki özerkliğine, demokratik ilkelerine, düşünce özgürlüğüne ve seçim yapma
iradesine yapılan müdahaleleri kabul etmiyoruz.” diyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve
farklı üniversitelerden gelen üniversiteli sıra arkadaşları kol kola girerek uzun zamandır
görülmeyen bir dayanışma örneği sergiledi. 4 Ocak günü Kuzey Kampüste bini aşkın
üniversite öğrencisi yan yana gelerek bir forum gerçekleştirdi. Aslında bu forum özerk-
demokratik üniversite talebini hala geçerli bir talep olarak göz önüne seren ve uyguladığı en
basit pratikle yapılabilirliğinin mümkünlüğünü kanıtlayan bir örnek olarak kendini gösterdi.
“Direnişse direniş, boykotsa boykot, işgalse işgal!” diyen üniversitelilerin ısrarlı iradesi bugün
de hala inatla direniyor.


Üniversitelilerin 4 Ocak günü çevik kalkanlarına, plastik mermilere, tomalardan sıkılan
tazyikli sulara ve üniversitenin kapısına takılan kelepçeye karşı gerçekleşen direnişi aynı gün
iktidarın hedef tahtasına oturtuldu. Ertesi gün üniversiteliler, eyleme katıldıkları gerekçesiyle
sabaha karşı düzenlenen şafak operasyonlarıyla gözaltına alındı. Toplum gözünde direnişin
meşruluğuna gölge düşürmek amacıyla yandaş medya ve sosyal medya trolleri aracılığıyla
üniversitelilere yönelik algı operasyonu başlatıldı. Bir gün sonrasında Boğaziçi öğrencileri,
sıra arkadaşlarına yönelik bu hukuksuz gözaltılara ses çıkarmak için Kadıköy’de diğer
üniversitelilerle buluştu.


“Şilan, Anıl, Necmettin, Ömer, Akın, Murat, Koral, Muhammet ve Beyza; direnişe sahip
çıkan herkese gözdağı vermek amacıyla siyasi bir kararla tutuklandı”


İlerleyen günlerde, atanan rektörü protesto etmek amacıyla üniversite kampüsünde
öğrencilerin organize ettiği resim sergisindeki bir çalışma nedeniyle 4 üniversiteli gözaltına
alındı. 30 Ocak günü nöbetçi mahkemeyle Doğu ve Selahattin uydurma gerekçelerle
hukuksuzca tutuklandı, iki öğrenciye de ev hapsi verildi. Ardından 1 Şubat günü tutuklamaları
protesto etmek için Boğaziçi’nde yapılmak istenen eyleme polis saldırdı. Boğaziçi önüne
dayanışma için gelmeye çalışan diğer üniversiteliler de dahil kampüs çevresinde 108, kampüs içinde 51 olmak üzere toplam 159 üniversiteli işkenceyle göz altına alındı.


Ardından 4 Şubat günü Kadıköy’de Boğaziçi Direnişine destek vermek için kitlesel bir eylem
gerçekleştirildi. Gösteri öncesinde Kadıköy kaymakamlığı, pandemi bahanesiyle ilçedeki her
türlü toplantı ve gösteri yürüyüşünü bir haftalığına yasakladı. Polisler üniversitelileri keyfi bir biçimde gözaltına aldı. Bunun üzerine ara sokaklarda üzerilerine süratle araba sürerek saldıran polislere karşı üniversiteliler barikatlar kurarak kendilerini saatlerce savundu. Toplam 228 kişidarp edilerek gözaltına alındı. Eylem süresince gözaltıları protesto etmek için halk
pencerelerden tencere tavalarla ses çıkartarak ve arabalardan korna çalarak üniversitelilere
destek verdi. Bu kitlesel eylemin ardından Şilan, Anıl, Necmettin, Ömer, Akın, Murat, Koral,
Muhammet ve Beyza; direnişe sahip çıkan herkese gözdağı vermek amacıyla siyasi bir kararla tutuklandı.


İktidar, eylemin başından beri çıplak arama, ters kelepçe, kaba dayak, sözlü ve fiziksel taciz
gibi insanlık onuruna aykırı yöntemlere üniversitelileri sindirmeye çalıştı. İktidar en son
Ankara’da Boğaziçi Üniversitesi öğrencileriyle dayanışmak için eylemlere katılan 3
üniversiteliyi güpegündüz kaçırıp fiziksel ve sözlü şekilde işkence etti. Oluşan kamuoyuyla
birlikte 3 saat sonra üniversitelileri, şehrin dışında yerlerde serbest bırakmak zorunda kaldı.


Sadece deneyimin kitle hareketinin zenginliğini kesmediği, örgütlülükle kitle
hareketinin zengin üretimi arasındaki uyumlu bir düzlemin devamlılığını sağlamak
belki de direnişten çıkarabileceğimiz ilk ders olacaktır.”


Başından sonuna sürecin rüzgarı içinde ilerliyoruz. Günlerin hızı yer yer direnişin dinamiğini yavaşlatsa da, hafif ama ağır ağır ilerleyen bir enerjiyle sönmeyen bir şekilde varlığınısürdürüyor.

Bu akışı sadece kendi halinde devam eden bir biçimde gözlemci olarak geçirmek
ve onu kutsallaştırmak yapılacak ilk hatalardan biri olarak karşımızda duruyor. Bundan ötürü
tekil tekil öznelerinin her birinin eğilimlerinin çeşitliliği/zenginliği ötesinde, tarih sahnesine
aktığı kaynağı ve o kaynağın bizlere ne gibi olanaklar sunduğuna odaklanmak benzer
çeşitlilikleri üretmemizde bize avantajlar sunacaktır.


İlk inceleme noktamız elbette bu potansiyeli ortaya çıkaran ortam ve kaynakları anlamaya
çalışmak olacaktır. Direnişler özel patlama anları ve toplumsal öfkenin farklı tezahürlerini
barındırıyor olmalarıyla alakalı olarak, anın ağırlığı içinde onları ortaya çıkaran etmenlerin
silikleştiği süreçlere maruz kalırlar. Bu açıdan Boğaziçi’nin dinamiklerini unutmadan
değerlendirmelerimizi yapmak elzem. En temelinde Boğaziçi’nin barındırdığı kampüs yaşamı
biçimleri, üniversiteliler açısından mekana aidiyetlik ve buraya dair bağları bu aidiyetlikle
kuruyor olmaları, yine aynı şekilde yapı içindeki kulüpler, etkinlikler vb. iletişim zenginliğini
arttıracak yapıların çokluğu da burada biriken bir potansiyel için nitelikli araçlar olarak
karşımıza çıkıyor.


Eylemlerin ilk gününden itibaren direnişin sıçrama noktalarına sadece doğal özneleri koyarak
süreci açıklamak yetersiz kalacaktır. Orada en başından itibaren bulunan üniversiter hareketin
deneyimli öznelerinin katılımı, kitle eğiliminin kararsızlıkları, geri çekilme kaygıları veya
ileri öznelerin kitle eğilimi içinde yalıtılmışlığının önüne geçmede aktif bir rol oynadı. Bu
aktif rol tam da bu noktasıyla zaten iktidarın, sürecin ilerleyişinde korkacağı senaryoları oluşturabilecek temel araçlar olduğu için saldırının ilk hedefi haline geldi. Sadece deneyimin
kitle hareketinin zenginliğini kesmediği,örgütlülükle kitle hareketinin zengin üretimi
arasındaki uyumlu bir düzlemin devamlılığını sağlamak belki de direnişten çıkarabileceğimiz
ilk ders olacaktır.


Her harekette olduğu gibi bu harekette de, hareketin en önünde bu süreci ileriye taşımak
isteyenlerle, sürecin kendisini koruma kaygısı altında hareketin en arkasına geçip dinamiğin
sadece çelişkilerle çatışmaksızın korunabileceği yanılgısına düşenler de vardı elbet. Her
toplumsal ilişkide olduğu gibi, bu örnekte de olayın kendisi toplumsal katmanların hepsine
dair bağ barındırıyor. Bu bağın kendisini direnişi yalnız mekan olarak Boğaziçi içine
sıkıştırma eğiliminde ısrarcı olan eğilimler tarafından maalesef anlaşılmıyor. Direniş kendince
sürekli olarak, çatışmaların üstüne gidilerek büyümekle, kendi içinde kapanıklığın yaratacağı
duraklamanın çatışmasından şekil almaya çalışıyor. Bugün bu kadar yaygın ve Melih
Bulu’nun rektörlüğünü kabul ederek susmadığımız bir ortamı sağlayan ise çatışmacı dinamik
iken, kendini sürekli olarak kanıtlamak zorunda kalan taraf yine çatışmaların üstüne giden
eğilim oluyor.
İktidarın örgütlü üniversiter öznelerin katılımı dışında, en çok korktuğu ikinci kırılış
noktasıysa bu direnişin toplumsallaşması ve toplumsal öfkenin ortaya çıkmasını sağlayacak
aracılığı sağlamasıydı. Kadıköy’de bütün akşam boyunca sokakları dolaşan ve öfkeyi diri
tutan kitle bu aracılığı oluşturması bakımından gerçek bir enerjiyi yansıtıyordu. 9
tutuklamanın 7’sinin Kadıköy eylemlerinden çıkması, saray medyasının tüm gücüyle
saldırması da korktuğu öfkenin kendisini oluşturuyordu.
Sürecin kendisini ilerleten ve bugün bu noktaya sıçramasında büyük payı olan öğrenci
hareketinde sivrilen olayın doğal özneleri de bu tartışmalar içerisinde önemli bir noktada
duruyor. Direnişin yoğun yükü altında bu süreç büyük bir ağırlıkla ilerliyor, kitle eğilimlerinin
bütün geri biçimleriyle katmerleniyor olsa da pratiğin en zengin deneyimlerini kendinde
biriktiriyor. Sorunu oluşturan noktaysa, bu noktanın kendisinin Boğaziçi’ndeki geriliklerle,
toplumsal muhalefetin adım atmadaki kaygılarını birleştirip ilerletmede tek başına yeterli
olmayacağı.


Bugün için bir mihenk noktası tartışacaksak, bu nokta akademinin tahribatı altında
ezilmiş bir üniversite mücadelesinin, bu hareketin doğal akışı içinde aynı zenginliği, en
tabandaki ve katılıma en uzak özneleri de kapsayacak biçimde tekrar nasıl bir araya
getirip, neoliberal tahribatın devamlılığında karşı saldırıya geçmek için aktif bir özne
olarak tekrar kullanılacağı sorusudur.”


Tüm bu çatışma zeminlerinin arasında unutulmaması gereken ve herkesin sık sık birbirine
hatırlatması gereken detay Boğaziçi’nin enerjisinin, üniversiter yapıdaki kamusal bilgi üretim
süreçlerindeki dinamiklerin zenginliği ve potansiyeliyle kendini var ettiğidir. Bugün için bir
mihenk noktası tartışacaksak, bu nokta akademinin tahribatı altında ezilmiş bir üniversite
mücadelesinin, bu hareketin doğal akışı içinde aynı zenginliği, en tabandaki ve katılıma en
uzak özneleri de kapsayacak biçimde tekrar nasıl bir araya getirip, neoliberal tahribatın
devamlılığında karşı saldırıya geçmek için aktif bir özne olarak tekrar kullanılacağı sorusudur.
Bu noktayı gözden kaçırmadan bugün direnişin toplumsal muhalefetle birleşecek damarlarını
yeniden akışkan hale getirmek öncelik sorun olarak önümüzde duruyor.


Direnişler tarihinde olduğu gibi bugün de gençliğin, toplumsal muhalefeti pandemi
koşullarında dahi harekete geçirebilecek potansiyelinin olduğunu ve direniş dinamiğinin

gençlikte vücut bulduğunu görüyoruz. Daha düne kadar “Üniversite bitti” tartışmalarının
uğultuları yankılanırken birden üniversitelilerin sokaktaki gerçek militan eylemliliğiyle
birlikte dün dünde kalıyor… Üniversite; kayyum rektör karşıtlığında saflaşan üniversiteliler,
uzaktan eğitimin krizleri, üniversitenin öz sorunları gündemdeyken bile iktidar karşıtlığını
akademinin özerkliğine yapılan saldırılar karşısında kendini konumlandırıyor. Boğaziçi
direnişi yıllardır iktidarda olan AKP’nin hala gençliği zapt edemediğini, gençliğe kendini
kabul ettiremediğini kanıtlar nitelikte. Gençlikteki hiç dinmeyen sürekli değişim arzusuna
hükmedemeyen iktidar, bundandır ki bu denli saldırmaya devam ediyor. Üniversiteliler bugün
yalnızca talep eden pozisyonda olmadığı gibi var olan çürümüşlüğü de bununla birlikte
reddediyor. Sürekli değişim ve gelişimin arzusunu üniversiteden memlekete taşıma iddiasını
kendisinde taşıyan gençlik yeniden kurma çağrısıyla barikatta bir adım öne çıkıyor.
Cinsiyetçi, homofobik, kayyum rektör istemiyoruz sloganları yalnızca İstanbul’dan Ankara’ya
İzmir’den Hopa’ya kadar uzanan bir talep değildir. Bu iktidarın bütün gerici, piyasacı,faşist
saldırısı karşısında; üniversiteyi, memleketi yeniden kurmanın çağrısıdır.
Bundan sonraki yeniyi yaratma adına atılacak adımlar da salt var olan militan eylemliliği
korumak değil, sıçrayacak zemini yaratmak üzerine olmalıdır. Bugün üniversiteli aydın
kimliğini yeniden kurmak aynı zamanda memleketi de yeniden kurmak demektir.
Üniversitelerdeki neoliberal saldırıların AKP ile birlikte 20 yılda doruğuna ulaşan formlarının,
bilgi üretim süreçlerinin dijitalizasyonuyla ve neoliberalizmin üniversitelerdeki egemenlik
döneminin içinde olduğumuzun farkında olarak hareket etmek gerekiyor. Son saldırı
furyasıyla birlikte, sistemin yeni krizlerine karşın öğrenci hareketini buradan kurmak ve
öğrenci hareketinin temelini bu düzlemden örmek ihtiyacı kendini gösteriyor. Üniversitenin
bugün kendiliğinden olan enerjisini yükseltmek gibi bir sorumluluğunu devrimciler taşıyor.
Tarihin öğrenci hareketine öğrettiklerine dönüp bakıldığında, kazandırdığı unutulmaya yüz
tutmuş en basit pratikleri bile tekrar hatırlamalıyız. Öz-savunma ve öz-yönetim gibi adımların
hızla yükselen faşist iktidar bloğunun toplumu sürüklediği atmosfere bakarak, toplumsal
mücadele tarihinde olduğu gibi her türden saldırıya karşı direniş mekanizmalarının
kurulmasının da bu süreçte unutulmaması gerekmektedir. Direnişlerin genel yapısı itibariyle
hem teorik hem pratik alanlar olduğunu biliyoruz. Bu bilinçle direnişten öğrenmek ve
öğrendiklerimizi sınamak için atılmaktan geri durmamak gerekiyor. Boğaziçi direnişinden
öğrendiklerimizi ve farkına vardıklarımızın bize kazandıracağı mekanizmaları es geçmeden
başka başka direnişlere de araç ve örnek olabilecek, arkasına ne bırakabileceğine odaklanmak gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir