16 yılın ekonomi bilançosu – Sena Zengin* (İktisada Çıkış)

Bu kadar karamsar bir tablo karşısında hiç ışık yok mu diye sorarsak çıkış yolunu ancak şu sorunun cevabını yanıtlayarak bulabiliriz; “Krizin faturasını krizi yaratanlar mı ödeyecek yoksa krizi yaratanlara mı ödetilecek?”

24 Haziran seçimlerinden sonra her evde, sokakta, pazarda, işyerinde herkesin bugünlerde konuştuğu ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Fabrikada çalışan bir işçinin de o fabrikanın sahibinin de ortaklaştığı bir konu; “finansal kapitalizmin krizi.” Basit bir söylemle ifade edersek Türkiye ekonomisi büyük bir kriz içerisine girmiş bulunmakta ve önümüzdeki günlerde bizleri zorlu süreçler beklemektedir. Peki bu süreç aniden gerçekleşen dış güçlerin bir oyunu mu yoksa ayak sesleri daha önce geldiği halde bizler yeni mi duymuş bulunmaktayız? 16 yıllık iktidar süreci boyunca izlenen ekonomi politikaları bu süreci kurtarabilecek bir nitelikte bulunmakta mıdır? Gerçekleşen kriz hangi dinamikleri barındırmaktadır? Ve krizin faturasını ağır bir biçimde kimler ödeyecektir? Son zamanlarda sıkça sorulan ve tartışılan bu başlıkları ele almak bizler için önemli bir nitelik taşımaktadır. Klasik “kriz var ve kurtuluş yok” söylemlerinin dışında somut bir şekilde ele almak bizlere sağlıklı bir tartışma olanağı sunacaktır. Amacımız bu yazıda yukarıda sorduğumuz sorulara ana hatlarıyla cevap verebilmektir.

Neo-liberalizm Ve AKP Öncesi

Türkiye’de neo-liberal dönem 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte başlamış, 12 Eylül rejimi ile yerleştirilmiş, Turgut Özal’ın başbakanlığı sürecinde temsili demokrasi ile uzlaştırılmış ve son olarak koalisyon ve tek parti iktidarları tarafından da günümüze taşınmış bulunmaktadır. AKP iktidarı öncesinde 1980 yılından itibaren gelişmeye başlayan neoliberal dönüşümü üç döneme ayırarak incelemek bizlere sağlıklı bilgi verme olanağını sağlayacaktır. (1980-1988, 1989-1997, 1998- 2001)

İlk olarak 1980-1988 yıllarını ele aldığımızda sermayenin karşı saldırısının olduğu bir dönem olarak nitelendirebiliriz. Demirel hükümetinin iktidara gelmesi ile birlikte Turgut Özal tarafından hazırlanan 24 Ocak kararları ve 12 Eylül rejimi ile birlikte emek aleyhine gerçekleşen bir bölüşüm şoku hayata geçirilmiş bulunmaktadır. Bu dönemde ülke içinde mal ve finans piyasaları liberalleşmiş, işgücü piyasası askeri yöntemlerle baskı altına alınmış ve döviz fiyatları ihracat öncelikli doğrultuda hedeflenmiştir.1978 ile 1988 yılları arasında reel ücretler %29-32 arasında gerilemiş, sanayi katma değerinde ücret payı %37’den %15’e düşmüş ve tarım ticaret hadleri %39 oranında düşüş göstermiştir.1989-1997 yıllara arasına geldiğimizde ise 12 Eylül ve ANAP yıllarında gerçekleşen bölüşüm şoku işçi sınıfının temelinde başlayan etkili bir direniş göstergesinin sonunda ücretler ve tarımsal fiyatlar açısından 1989-1993 yılları arasında kısmen telafi edilmiştir . Bu dönem içerisinde gerçekleşen kriz (1994) , yüksek enflasyon ve yüksek faizli iç borçlanma sürecine girilmiş; neo-liberal politikalarda bir adım daha atılarak serbest sermaye hareketlerine geçiş sağlanmıştır. Dönem bitiminden bir yıl sonra bile ücret payı 93 zirvesine yaklaşmış, tarım fiyatları önceki zirveyi açmıştır.  1998-2002 yıllarına geldiğimizde dönem sonuna doğru gerçekleşen istikrarsızlık sermaye çevrelerini büyük oranda etkilemiş bulunmaktadır.  Sermaye çevresinde gerçekleşen bu tedirginlik kendini garanti altına alma düşüncesiyle birlikte 1998’de IMF ile Yakın İzleme Anlaşması gerçekleşmiştir. Atılan bu adımla birlikte 1999’da ve 2001’de stand-by anlaşmalarına dönüştürülmüştür. 1998-2002 yılları emperyalist sistemin çevresinde patlak veren Doğu Asya’da Türkiye’ye kadar uzanan bir dizi kriz içerisine girmiştir. Çevre ekonomilerine ihraç edilen sermaye hareketleri gerilemiş Türkiye için 1999-2001 yılları kriz ve küçülme yılları olmuştur.

Büyüme, dış bağımlılık, bölüşüm

Emperyalist sistem çevresinde yer alan ekonomiler için önemli olan üç başlık büyüme, dış bağımlılık ve bölüşümdür. Şimdi AKP’li yılları da ele alarak bu üç başlığa göz atalım. Neoliberalizmin son 35 yılını baz alırsak büyüme temposundaki yavaşlık dikkatimizi çekmekte ve önceki 18 yıllık dönemin altında olduğunu görmekteyiz. Özellikler iki dönemi göz önüne aldığımızda ortalama büyüme hızının  %6,5’ten %4,2’ye düştüğünü görmekteyiz. Son 17 yılın ortalama büyüme hızını %4,1 olarak belirlediğimizde neoliberal dönemin içinde ortalama büyüme hızının gittikçe aşağıya çekildiğini görmekteyiz. Türkiye neoliberal döneminde gözlenen aşınma büyük boyutlu emek rezervlerini üretime taşıyabilecek sabit sermaye birikim oranının yetersiz kalmasıyla açıklanabilir. Bu noktada AKP iktidarının büyüme bilançosuna baktığımızda; 2002-2005 yılları arasında üç yıllık bir yenilenme söz konusu olacaktır. AKP iktidarının ekonomi planlarını kolaylaştıran en önemli faktörlerden biri atıl kapasite koşulları olan önceki beş yıllık durgunlaşma süreci (1998-2002) ve uluslararası sermaye hareketlerinde gerçekleşen canlanmalar olacaktır. 2001 yılında gerçekleşen kriz sonrası bu olumlu koşullar erken seçim ile birlikte AKP iktidarının elini büyük bir oranda kolaylaştırmıştır. Sadece iç talebin teşviki ile yüksek büyüme hızının gerçekleşebileceği koşullar içerisinde bulunulmaktadır. Ve dış kaynak girişlerinin arttırılması ile %7,3’lük büyüme ortalaması gerçekleşmiştir. Ancak 2008 yılına geldiğimizde patlak veren kriz bizlere uzun zamandır bir durgunluk sürecinin yaşandığını göstermiş bulunmaktadır. Sonra ki 8 yıl boyunca %  bir büyüme gerçekleşmiştir. AKP’nin iki dönem boyunca gerçekleştirdiği yatırım oranları kabaca sabit kalmıştır.(kabaca %20’li oranlarda ) Bu birikim sürecinin ilk aşamasında gerçekleşen yüksek oranda büyüme kayıp beş yıl olarak nitelendirilen süreçte (1998-2002) atıl kapasitenin üretime yönelmesi ile olmuştur. Ancak bu 2 dönem arasında gerçekleşen önemli unsurlardan bir tanesi ortalama tasarruf oranlarının %15,5’ten %13,8’ gerilemesi olmuştur. AKP öncesi dönemlerini ele aldığımız da ise 1998’de tasarruf oranı %22,9, 1998-2002 ortalaması ise %18,6’dır. Böylece %20 civarında gerçekleşen sabit sermaye birikim oranı içerisinde büyüme hızının düşmekte ve tasarruf oranlarının önceki yıllara göre kesintisiz bir aşınma halinde olduğunu görmekteyiz. Bunun doğal sonucu olarak cari işlem açıklarında artışlar meydana gelir. Meydana gelen bu artışlar dışsal ilişkilerde gerçekleşecek olan bozulmaları gündeme getirecektir. Türkiye ekonomisinin kronik sorunlarından biri olan cari açığın oluşumunu sağlayan en önemli etken gibi yurt içi tasarruf oranlarında gerçekleşen kesintisiz erimedir. Tasarruf oranlarının aşınmasına yol açan etkenlere baktığımız zaman özel ve kamusal tüketim ile de ifade edebiliriz. Toplam tüketim harcamalarının milli gelirdeki oranı 1998 yılında %76,8, 2002 yılında %80,7 ve 2015 yılında % 80,2   olmuştur. Kısacası AKP’li yıllarda gelir artışlarını aşan tüketim düzeyleri gerçekleşmiş durumdadır. Büyüme hızı ile cari işlem dengesi arasında ilişki dış bağımlılık derecesi açısında önemli bir göstergedir. Türkiye ekonomisi kronik olarak 1945 yılından itibaren dış açık vermektedir. Cari açıklar büyüme hızındaki dalgalanmalara göre değişmiş milli gelire oranlar %1-2 dolaylarında kalmıştır. (dış yardım, kredi ve doğrudan yatırım  türü sermaye girişleriyle kapatılmıştır) Burada dikkat çeken şeylerden bir tanesi ise durgunlaşma ve küçülme dönemlerinde gerçekleşen dış açık aynı tempo ile daralmamaktadır.2008-2012 yıllarında ortalama büyüme AKP’nin ilk yıllarına göre yarı yarıya düşmüş buna rağmen cari açık milli gelir oranının üstüne çıkmıştır.1994,1998-1999 ve 2001 yıllarında ödemeler dengesi dış fazla vermiş ancak 2008-2009 kriz dönemini toplam 52 milyar doları aşan dış açıkla sonuçlanmıştır yani görüldüğü üzere milli gelirde gerçekleşen gerilemeler cari işlem açığını kaldırmış bir durumda değildir.

Neo-liberal sisteme entegre olma süreci

Türkiye ekonomisinde gerçekleşen bu yapısal değişkenlik ve kırılganlık AKP’nin neo-liberal sisteme entegre olma süreci ile baş göstermiş durumdadır. 1998 yılında gerçekleşen stand-by anlaşmasının uzantısını (Kemal Derviş’in Güçlü Ekonomiye Geçiş başlıklı programı) olan 2003’te sağlanan beş yıllık anlaşma ile sürüp,2008-2009 yılında gerçekleşen kriz sonra IMF ile müzakereler gerçekleştirmiş ancak tamamlanamamıştır. Özellikle maliye politikası IMF ölçütlerine göre sınırlar içerisinde tutulmuştur.(kamu açıkları, iç borçlar gibi) benzer şekilde para politikası benzer denetlemeler içerisine sokulmaya çalışılmış ‘faiz lobisi’ söylemleriyle ödünler verilmiş ancak piyasaların baskısı altında daha fazla sürdürülememiştir. AKP iktidarı sermaye lehine hedeflenen tüm politikalara uyum sağlayarak sistemin istediklerini harfiyen uygulamıştır. Sermaye sahiplerine sınırsız hak verilmiş iktidar sermaye odakları ile entegre sürecine girmiştir. Tarımda küçük çiftçinin kaderini piyasa güçlerine teslim etmiş, taşeronlaşma kamu sektörü dahil büyük bir esneklik kazanmış, sendikalaşma ve toplu sözleşmelerde büyük bir gerilemeye sebep olmuştur. Ücretler emek veriminin altında seyir eden bir hal almış, artan tüketim oranları milli gelir üzerinde seyretmiş hane halklarının borçluluğu artmıştır. Eğitim ve sağlık özelleştirilmiş, inşaat ekonomisi haline sermaye doğayı talan edip ranta açmıştır. Özelleştirilmeyen kamu kuruluşları yok denecek kadar az bir sayıda yer almaktadır. 2001-2002 yılından itibaren istikrarını sürdüğün işsizlik oranı 16 yıllık süreç içerisinde aynı istikrar da artış göstermeye devam etmiştir. ( işsizlik 2008-2009 krizi sonrası üç yıllık dönemde toparlamış ancak durgunluk dönemi başladığında 2013-2014 tekrardan artış göstermiştir)

Dünyanın dört bir yanında uygulamaya geçen neo-liberal politikaların ülke ekonomisi üzerine etkileri ve AKP iktidarı ile gerçekleşen süreci yukarıda ana hatlarıyla ele almaya çalıştık. Görüldüğü üzere kriz süreci aniden patlak veren bir seyirde değil ülkemizde hatta dünyada kaçınılmaz çelişkilerini yaratan ve kendi kendini imha etme sürecine giren bir sistemsel krizin ürünüdür. AKP dönemi ile ülke ekonomisinde büyük dış borçlar yaratılmış, emek-ücret arasındaki yaratılan dengesizlik sınıfsal taban arasında uçurum yaratmış, tarım ve çiftçilik yok edilmiş, tüm kamu kuruluşları yabancı sermayenin eline geçmiş ve dışa bağımlı kronik bir kırılganlık göstermektedir. Son yıllarda milli gelirde revizyon süreci başlatılması ve gerçek dışı TÜİK verilerini kamuoyuna sunulması adeta dikensiz gül bahçesi havalarında gezilmesinin gerçekte bir karşılığı bulunmamaktadır. Temmuz ayından itibaren doların yükselişe geçmesi, yaşam standartlarının pahalılaşması, sokaklarda milyonlarca kadın ve genç işsizin bulunması dikenli bahçenin kanıtıdır. Nitekim bu tabloya baktığımızda gelecek günlerde sokaklarda bulunan her iki kişiden birinin işsiz olduğu ( günümüzde her dört gençten biri, her üç kadından biri işsiz),en temel gıda ihtiyaçlarını karşılayabilecek alım gücünün olmayacağı, ağır vergi oranları, küçük ve büyük işletmelerin kepenkleri kapatmak zorunda kaldığı ve günümüzde bile borç batağında olan bankaların iflas etmesi gibi birçok olasılık ile karşı karşıya geleceğimiz kesin .  Bu kadar karamsar bir tablo karşısında hiç ışık yok mu diye sorarsak çıkış yolunu ancak şu sorunun cevabını yanıtlayarak bulabiliriz; “Krizin faturasını krizi yaratanlar mı ödeyecek yoksa krizi yaratanlara mı ödetilecek?”

*Karadeniz Teknik Üniversitesi

 

 

 

 

Çok okunanlar