İspanya İç Savaşı – Faşizmin İnşa Süreci – Kemal Kaan Sıkık* (Üniversiteli Gazetesi)

Faşist Diktatörlükler Dönemi Yazı Dizisi -1

Faşizmin örgütlenmek için elinde demagojiden başka aracı yoktur. Bütün diktatörlüklerin inşasında hâkim ideolojik söylemlerin başında gelen din, diktatörlüğe karşı direnişin her zaman hedefi olmuştur. Gericiliğe karşı laiklik mücadelesi tarihsel tartışmalara sebep olmuştur. Laiklik ilkesi yalnızca burjuva devrimlerinin bir güvencesi değil sosyalizmin kurucu ilkesidir

Dünya tarihinde gerçekleşen iki emperyalist paylaşım savaşı arasındaki dönem, faşist diktatörlükler dönemi olarak tarihe geçmiştir. En büyük kapitalist ülkeler arasında dünyanın yeniden paylaşıldığı 1. Dünya Savaşı egemenlerin kendi iç krizlerini ve dünyaya “hâkim olan sömürgeci sermayenin kendini güçlendirerek devam edememesinin bir sonucu olarak yaşandı. Bu emperyalist paylaşım savaşı sırasında 1917’de Sovyet Devrimi’nin yaşanması ve özellikle Avrupa’da yükselen sınıf hareketi, egemenlerin krizlerini çözmesini kısmen engelledi. İşsizliğin, düşük ücretli emeğin karşısında yükselen sınıf mücadelesi mevcut kriz ortamını derinleştiriyordu. Derinleşen krizin ve savaşın; emekçi halklarda yarattığı yıkımla beraber yaşanan ekonomik buhran, insanları içinden çıkılamaz bir yoksulluğa sürüklüyordu. Sovyet Devrimi Dünya’da kriz ve savaşla ezilen herkes tarafından bir umut olarak karşılanmıştı. Reel sosyalizmin gözle görülür biçimde duruyor olması krizin altında ezilmiş emekçi halkların umudunu yeşertiyor ve onları bir seferberliğe çağırıyordu!

Faşist diktatörlükler dönemi

1929’da dünyanın en güçlü ekonomisine sahip sömürgeci Amerika’da yaşanan buhran ve sömürgelerinde yaşanan kriz birbirini beslemişti. Başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanında sınıf mücadelesi gittikçe yükselmekteydi. Bu dönem içerisinde egemenlerin bir çıkar yolu kalmamıştı ve sermaye kendini büyüterek devam etmek zorundaydı. Karşısında örgütlü, güçlü ve militan kitle yığınlarını bastırmanın yolu olarak aşağıdan yukarı doğrudan askeri kanlı müdahalelerle inşa edilen faşist diktatörlükler kuruldu. Burjuvazinin kendi iç krizlerini çözmesi ve istikrarlı, gerçekçi bir ekonomik programın oturtulması için zorunluydu. Kurulan faşist diktatörlüklerin kendi kitle tabanını yaratması için iktidarlarına dayanak noktası yaptıkları çeşitli söylemler vardı. İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in, Portekiz’de Salazar’ın ve İspanya’da Franco’nun diktatörlüklerinin sömürü ilişkilerinin ideolojik söylemini dayandırdıkları ortak noktalardan biri dindi. Faşizmin, dini bir koçbaşı olarak kullanması eşsiz bir rıza yöntemiydi. Sermayenin çıkarları doğrultusunda din bu diktatörlüklerin aile, kadın, gençlik, eğitim ve sağlık gibi politikalarında bir baskı ve zor aygıtı olarak da kullanılmıştı.

Ülkeyi din üzerinden saflaştıran diktatörlerin karşısında bulunan halkın ilerici güçlerinin yürüttükleri gericiliğe karşı mücadeleyi doğru anlamakta yarar var. Faşizmin örgütlenmek için elinde demagojiden başka aracı yoktur. Bütün diktatörlüklerin inşasında hâkim ideolojik söylemlerin başında gelen din, diktatörlüğe karşı direnişin her zaman hedefi olmuştur. Gericiliğe karşı laiklik mücadelesi tarihsel tartışmalara sebep olmuştur. Laiklik ilkesi yalnızca burjuva devrimlerinin bir güvencesi değil sosyalizmin kurucu ilkesidir. Sosyalistlerin hedefi ise, dinin insanın tüm üretken etkinlik alanlarından kopartılmasıdır. Tüm kamusal alanların laikleşme süreci; yani dinden ve dinin desteklediği tüm sömürü ve sınıfsal, ulusal, cinsel, ekolojik egemenlik ilişkilerinden arındırılması süreci olarak inşa edilmelidir. Özellikle bu tartışmalara ışık tutması açısından İspanya’da 36 yıl süren Franco diktatörlüğünü oluşturan İspanya İç Savaşı süreci ve bu iç savaş sürecine getiren yaklaşık 150 yıllık İspanya’daki gericiliğe karşı laiklik mücadelesini incelemek oldukça yararlı olacaktır. Uzun bir tarihsel mücadelenin ardından 1931’de İspanya’da yapılan yerel seçimlerde Monarşistlere karşı Cumhuriyetçilerin 50 vilayetten 41’ini almasının hemen ardından Cumhuriyet ilanı ve İspanya Kralının ülkeyi terk etmesiyle başlayan iktidar; 1936’da Faşist General Franco’nun önderliğinde başlatılan ayaklanma üç sene sonrasında Cumhuriyetçilerin yenilgisiyle son bulmuştur. İspanya halkının uzun süre din-kilise baskısının karşısında direnişine, zaferine ve bu zafere giden yoldaki gericiliğe karşı mücadelesi hali hazırda Türkiye’de de devam eden güncel laiklik tartışmalarına ışık tutmaktadır.

İspanya iç savaşını oluşturan tarihsel koşullar

Katolik kiliseler İspanya’da bütün sermaye ilişkilerinin en tepesindeki güçtü. Uçsuz bucaksız toprak mülkiyetine sahipti. 125 milyon peseta sermayeli Madrid Uriquio Bankası kilisenindi ve çeşitli eyaletlerde sermaye toplamları 85 milyon peseta tutan dört bankayı denetimi altında tutuyordu. Madrid Tramvay Şirketi, İspanya’nın Güney Amerika’ya sefer yapan en büyük deniz taşıma şirketi, Transatlantica ve birçok büyük maden şirketinde kilisenin hisseleri vardı. Aynı zamanda kadınların bütün yaşantısına müdahale edebilecek güce sahip kilise kadınlara “kilise için gözünü kırpmadan hayatını verecek ‘oğullar’ doğurmalarını” öğütlüyordu. Kısaca kilise İspanya sermayesinin kendini güçlendirerek devam ettirebilmesindeki kilit noktaydı.

19. yüzyılın başlarından itibaren liberallerin kilise karşıtı söylemleri karşılık bulmaya başlamıştı. Ağır çalışma koşulları, işsizlik ve kilisenin kamusal alandaki temel belirleyen olması; kilise karşıtı isyanları alevlendirmiştir. Bu süreçte birçok kilise binası yakılıyor, tahrip ediliyor ve rahipler öldürülüyordu. Fakat kilise, ordu içindeki ilişkileri ve burjuvaziyle kurduğu ortaklıklarıyla hala güçlüydü. Karşısındaki hiçbir güvencesi olmayan işçi sınıfı ise örgütsüz ve hareket mekanizması oldukça dardı. 20. yüzyılın başlarına dek irili ufaklı kilise karşıtı hareketler bastırılarak kilisenin gücü korunmuştu. Amerika-İspanya savaşıyla birlikte neredeyse tüm sömürgelerini kaybeden İspanya’da kapitalist üretim ilişkileri hâkim olmuş ve çalışma koşulları gün geçtikçe daha da kötüleşmişti.

1930’a kadar giden süreç İspanya için bir modernleşme dönemi olarak görülse de siyasal yapısına monarşi hâkimdi ve kilise hala ülkede sermayenin kitle rıza mekanizması olarak üstüne düşen işlevi sürdürüyordu. Tabandan iktidara doğru gelen değişim isteği ve insanca bir yaşam talebi kral-kilise iktidarının kendini sürdürebilmesini olanaksız kılmaktaydı ve kendi tabanını genişletemez haldeydi. İspanya halkının kilisenin bütün kamusal yaşamda yarattığı baskı ve ağır çalışma koşullarına karşı büyüyen toplumsal mücadele bastırılamaz hale gelmişti. Sendikalar, işçi örgütleri kuruldu ve kısa zamanda büyüdü. Ordunun yapacağı bir darbenin İspanya sermayesinin iktidarının devamlılığını sağlamanın yolu olarak görüp bunun önünü açsalar da başaramadılar.

İspanya’da Sol’un iktidarı ve iç savaşa giden süreç

1931’de İspanya’da yapılan yerel seçimlerde Sosyalistler, Anarşistler* ve Liberallerin kurduğu Cumhuriyetçiler ittifakı seçimi kazandı. Kral ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve seçimden iki gün sonra cumhuriyet ilan edildi. Sosyalistlerin ağırlıkta olduğu iktidar kiliseleri kapatmadı ancak yetkilerini aldı, eğitim-öğretim, sağlık faaliyetlerini yasakladı. Kadınlara oy hakkı verdi ve boşanmayı kolaylaştırdı. Mülkiyeti kaldırmadı** ve asgari demokratik hakları güvence altına aldı.

Kilise’nin devlet tarafından finanse edilmediği, mülkiyetlerine el konulduğu, tabanını genişletmek adına yaptığı bütün faaliyetlerin yasaklandığı bu dönemde sermaye ortakları, ruhban sınıf ve ordunun ana omurgasını oluşturan kiliseye bağlı askerler Cumhuriyetçiler iktidarını düşürmenin yöntemlerini geliştirmeye çalışıyorlardı. Kilise’nin, Cumhuriyetçi iktidarın tanrı düşmanı olduğu ve onlara karşı mücadele edilmesi çağrısı kendisine muhafazakârlardan, monarşistlerden bir taban yarattı. Avrupa’da faşist diktatörlüklerle birlikte yükselen faşizmin etkisiyle İspanya’da paramiliter örgütler kuruldu.

Cumhuriyetçiler ittifakının iktidarı döneminde ülkede sosyal, siyasal, ekonomik gerilimler aynı zamanda bu ittifakın içerisinde de bazı çatlaklar oluşturuyordu. Kilise, paramiliter güçler, ordu içerisindeki çatlaklar gibi bir dizi sorunu çözmek adına yapılan adımlar bile yeterli değildi. Ülkede hâkim olan ekonomik kriz ortamıyla beraber tarım ücretleri artmış; artan ücretler işsizliği ve enflasyonu körüklemişti.

1932’de yapılan faşist darbe girişimleri işçi örgütlerinin genel grev gibi direnişleriyle önlenmişti. Önlenen faşist darbe girişimleriyle beraber solun içerisindeki geri eğilimlerde çözülmeye başlamış ve devrimci hareket güçlenmişti. 1933 Kasım ayında gerçekleşen erken seçimi bazı işçi sendikalarının ve örgütlerinin boykotuyla beraber Cumhuriyetçiler İttifakı kaybetmişti. Sermayenin kesintisiz güçleneceği bir ekonomik program ve kilisenin yetkilerinin geri verilmesi gibi ilkelerde ortaklaşan sağ ittifak seçimi kazanmıştı.

Asturias Komünü ( 15 Günlük Proleter Deneyim )

Siyasi istikrarsızlık, ekonomik kriz devam ediyordu. İşçiler genel grev ilan etti ve genel grevler başarısız olsa da Asturias bölgesinde işçilerin önderliğinde komün ilan edilmişti. 15 gün sürecek ve Faşist General Franco önderliğindeki ordu tarafından kanla bastırılacak bu komün tarihe çok önemli bir deneyim bıraktı. Gıda, sağlık, üretim faaliyetleri, ulaşım gibi konularda ihtiyaçların tamamını karşılıyordu. Aşağıdan yukarı örgütlenen komitelerle ve halk meclisleriyle de katılımcı bir yönetim biçimi bölge halkı tarafından sahiplenilmişti. Paris Komünü’nden sonra özel bir deneyim sunan bu komün fazlasıyla militan ve bölgede yaşayan insanlar tarafından sahiplenilmiş olsa da Faşist General Franco önderliğindeki orduya yenilmişti. Bu yenilgi İspanya’da solu daha da güçlendirecek bir hayaleti ülke topraklarında gezmesinin önüne geçemedi!

Asturias Komünü’nün bastırılsa da İspanya devrimci güçleri her geçen gün daha da güçleniyordu. İktidarda olan sağ ittifak ordunun içerisine Cumhuriyetçilere yakın olduğundan şüphelendiği subayları sürgüne yolluyordu. Asturias’ta başarılı olan Franco ödül olarak Genelkurmay Başkanlığı’na getirildi. İktidar içerisinde oluşan çatlaklar çözülemiyordu ve Cumhurbaşkanı, geçici bir başbakan atayarak ülkeyi erken genel seçimlere götürdü.

Genel seçimlere sosyalistlerin ve komünistlerin desteklediği Halk Cephesi girdiği bu seçim sürecinde kilise kitle propagandasına devam ediyor ve Cumhuriyetçilere oy vermenin tanrıya karşı çıkmak olduğunu söylüyordu. Seçimde devrimci güçler yürüttükleri çabayla beraber seçimi kazandı. Seçimi Halk Cephesi’nin kazanmasıyla beraber paramiliter Falanj örgütü kitle katliamları, suikastler gibi eylemlere hızlı bir şekilde başladı. Bu eylemleri engellemek için Halk Cephesi iktidarı gerekli adımları atmadı. İspanya’nın devrimci güçleri özsavunma adına iktidara bizi silahlandırın çağrısı yapıyordu. İktidardan gerekli adımlar atılmadığı için halk kendi özsavunma birimleri olarak milis örgütleri kurdu ve silahlandı.

İspanya sömürgesi olan Fas’ta ordu faşist General Franco önderliğinde, Halk Cephesi hükümetine karşı ayaklandı ve bazı bölgeleri hakimiyeti altına aldı. Uzun bir süre kitle katliamlarıyla ve suikastlerle geçti. Faşist hareket ideolojik söylemini yine din üzerinden kurdu ve tanrı adına savaşmaya çağırdı. Darbe önderi Faşist Franco’yu tanrının gönderdiğini söyleyerek kutsadılar. Kadınlara tekrar seslenen rahipler ve papazlar “imansızlara karşı savaşacak ‘oğullar’ yetiştirmelerini” söylüyorlardı.

Avrupa’da yükselen faşizm İspanya’daki faşist harekete büyük destekler sunar. Gerici-ırkçı tugaylar kurularak İspanya’ya, Franco’nun emrine gönderilir. Silah ve mühimmat desteği sağlanır. Bunun karşısında tek desteği Sovyetler Birliği’nden bulan Cumhuriyetçiler, Franco’ya karşı durmadan direnmektedir. Enternasyonal bir dayanışma sonucunda dünyanın dört bir yanından devrimciler İspanya’da milis örgütlerinin kurduğu orduya katılarak İspanya halklarına destek olur.

Faşizme karşı direnişin İspanya’sında kürtaj, rızaya dayalı evlilik, kilisenin yetkilerinin sınırlandırılması ve taciz Halk Cephesiyle birlikte tartışılabilir bir hale gelmişti. Kadınların faşist hareketin ve tekrar kilisenin tüm kamusal yaşamda baskı ve zor aygıtı olarak kullanıldığı diktatörlüğün gelmesi tehlikesine karşı, kilisenin onlara biçtiği “oğul” doğurmak ve yetiştirmek görevini değil gericiliğe karşı mücadelenin en önünde savaşmayı görev bilerek iç savaş sürecinin öncesinde de sonrasında da direnişi hiçbir zaman bırakmadı. İspanyol Komünist Partisi önderlerinden Dolores İbarruri’nin “No Pasaran!” sloganı İspanya İç Savaşı’nın en vurucu sloganı olarak o günden bu güne akıllarımızda yer eden bir hal aldı.

“Işığıyla aydınlatan tek kilise alevler içerisinde yanan kilisedir”

Halk Cephesini oluşturan ittifakın içindeki unsurların bazıları kilise-din karşıtı politikanın rahip-papaz öldürme, kiliseleri yakma veya tahrip etme gibi eylemlerin iktidara zarar verdiğini ve bu yolların kullanılmaması gerektiğini düşünüyordu. Bu eylemlerin faşistleri destekler nitelikte olduğunu iddia ediyordu. Önemli bir güç olan Anarşistler ise kiliseye karşı yapılan her eylemi desteklediğini açıkça söylüyordu ve egemen oldukları her alanda kilisenin bütün faaliyetlerine engel oluyorlardı. Geri eğilimlerin yarattığı iç çatlaklarla beraber iyice zayıf düşen Halk Cephesi iktidarı, Avrupa faşizminin Franco’ya sınırsız desteğinin karşısında yenildi ve Franco 36 yıl boyunca tüm İspanya’da diktatörlüğünü sürdürdü.

Dünden bugüne devrimin kurucu ilkesi: Laiklik

Faşist Diktatörlükler Dönemi’nde Din-Kilise rıza mekanizmasının koçbaşı olarak kullanıldı. Bunun karşısında toplumsal eşitlikçilik ve laiklik ilkesi en sert çatışmaların ön cephesini oluşturdu. Burjuvazinin sadık hizmetkarı dinin karşısında laiklik mücadelesi ancak dinden tam kurtuluş yolu olarak izlendiğinde proleter bir anlam içermektedir. Laiklik ilkesi dünden bugüne yaşanan somut çatışmalarda da sınıfsal içeriğini kazanmıştır. Üretimin dinselleşmiş sermaye egemenliğinden koparılması; yaşamın dinden ve dinin desteklediği tüm sömürü ilişkilerinden arındırılması ve dinin tamamen tasfiyesi adımlarını izlemek zorundadır. İspanya’da gözle görülür biçimde yaşanılan yaklaşık 150 yıllık direniş tarihi de bize bu mesajı vermektedir.

*İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kolektifi

Çok okunanlar

No Picture
Haberler

Artvin Çoruh Üniversitesi’nde ÖGB ve jandarma terörü

Artvin Çoruh Üniversitesi Seyitler kampüsünde Tekel direnişine destek için bildiri dağıtan, Öğrenci Kolektifleri’nden üniversitelilere özel güvenlik birimleri ve jandarma saldırdı. Kampüsün çeşitli yerlerinde Tekel işçileri ile dayanışma içerikli bildiriler dağıtan Devamı