Krizden payımıza düşen – Doğukan Gürbey*

”Tüm bu karmaşanın arasında toplumun büyük bir kısmı yokuş aşağı giden bir minibüste bir yerlere çarpmayı bekler şekilde durumu izliyor. Hayatımızın önemli bir bölümünü yasaklamalar ve baskılarla geçiren biz üniversitelilerinse bu süreçten en çok zarar gören kesimlerden biri olacağı açık”

Dolar müthiş bir hızla gitgide yükseliyor. Yükselişin formülü basit. Bir döviz türünün yükselişi, piyasadaki o döviz miktarındaki azalışı anlamına geliyor. Doların yükselişiyle birlikte büyük tabloya baktığımızda çoğu döviz türü değer kazanıyor. Ufak bir ters okumayla TL sadece dolar karşısında değil genel olarak değer kaybediyor. Bunun ötesin TL sadece son iki haftadır dolar karşısında düşüşte değil. Uzun dönemli grafiklerde görüleceği gibi, değer kaybetme eğilimi çok daha uzun bir süreci kapsıyor (2008 krizi ve sonrası).

TL neden güçlü ve değer kaybetmeyen bir para birimi değil?

Türkiye gibi doğal kaynaklardan ve tarihsel olarak avantajlı ortaklıklardan yoksun bir ülkenin para biriminin temel gücü, üretebildiği nitelikli emek ürünlerini kendi dışındaki pazarlara satabilmesiyle bağlantılı. Yani bir açıdan ekonomik temelleriniz dönem koşullarıyla paralel, pazar ihtiyaçlarıyla uyumlu bir tarzdaysa, kredileriniz ve devlet kaynaklarınız dönemle birlikte değişim gösteren alanlarda gelişme üzerine kuruluyorsa, üretim dediğimiz alan para biriminizi koruyacak iyi bir alan olabilir.

16 yılın bilançosunda üretim dediğimiz şey “inşaat sektörüne” sıkışmış durumda. Her yer “yaşam-kule-park” tabelasından geçilmiyor. Kısa dönemde karşılık yaratması ve somut bir yansıması olduğu için seçim çalışmalarının da en aktif dinamosu halinde. İktidar bu alanı yoğun kullandıkça elinde büyüttüğü burjuvazi de giderek inşaat sektörünün devlerine dönüştü. Devlet kapısı bulunmaz bir rant alanı. Dev inşaat firmaları gitgide büyüyor, başka sektörlerde iş yapan kim varsa dükkanı kapatıp kendini inşaat sektörüne atıyor. TOKİ’nin kamu arsalarını bu akıntıya aktif olarak sunmasıyla hızlanan inşaat odaklı büyüme, dış borçlanmaların ve iç kredilerin önemli bir kısmının inşaat sektörüne verilmesi ve tüketiciye de “konut kredisi” olarak kullandırılmasıyla hızlandı. Türkiye Bankalar Birliği’nin 2016 verilerine göre toplam banka kredileri içinde tüketici ve üreticinin inşaata dair kullandığı kredinin yüzde 22’ye yaklaşmış durumda. Aynı yıl imalat sanayinin kullandığı yüzde 19’luk krediyi iki puan geçiyor. Döviz açığının en önemli sebeplerinden biri olan inşaat sektörü, onu telafi edebilecek sanayinin kredi kullanım payını geçtiği bir tablomuz var.

Üretim dışında paranızın değerinin yükselmesi, verdiğiniz güvenle orantılı olarak yurt dışından yatırımcıların ellerindeki dövizi ülkenize getirip paranızla değişim yapmasına bağlı. Güven lafta olmuyor elbet. Paranıza güvenecek olan yatırımcı mevcut iktidarın hamlelerini, çevre ülkelerle ilişkilerini, ülkenin merkez bankasının kendi ekonomisiyle bağımsız ilişkisi vb. birçok ölçütü değerlendiriyor. Bu değerlendirmeler yatırımcıların demokrasi, insan hakları vb. ölçütlerini olmazsa olmaz kabul etmelerinden değil, yatırımlarını koruma isteğiyle alakalı. Bu konuda da durumlar iç açıcı değil. Sırf inşaatın büyük patronları Cengiz, Limak, Makyol ve şu aralar Karadeniz Sahil Yolu’yla anılan iktidar çevresinde palazlanan birçok inşaat firmasının konut satışlarının sürmesi için döviz yükselişi karşısında faiz arttırarak önlem almak isteyen, teoride bağımsızlığı gereken Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Ülkenin iki devlet bankasından birinin yöneticisi, altın kaçakçısıyla iş yapma iddiasıyla gözaltına alındı. Her şeye formül olarak sunulan “tek adam” rejiminin ilk icraatı olarak yeni kabinede Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı oldu ve Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle Merkez Bankası, BDDK, SPK, Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıf Bank ve Türkiye Kalkınma Bankası’ndan oluşan kamu bankaları bu bakanlığa bağlandı.

Tüm karşı çıkışlar, eleştiriler ve yazılıp çizilenler tam da bu dönemlerin uyaranlarıydı. İnşaat sektörünün dinamo olduğu bir durumda ilerde problem yaşanır; üretmeyen ekonomi kendini döndüremez; 2008 sonrası piyasaları rahatlatan, sorunları gizleyen sıcak para bir şekilde geri çekilirdi. Politik güç kullanarak Merkez Bankası’nı şekillendirmek yatırımcıları kaçırırdı. Denilenlerin yaşandığı bir süreçteyiz. Halkın kaynaklarıyla oluşturulan devlet bütçesine çöreklenenlerin çıkarları için, bütün kurumların bozuma uğratıldığı bir sürecin krizini yaşıyoruz.

Son olarak balonu patlatan olay, Abd’nin tavır alışı ve onun piyasa girişimcilerinde yarattığı etki dövizin büyük akınlar halinde ülkeden kaçmasının önünü açmış oldu. Ekonomik şekillenişiniz, kurumlarınızın işleyişi ve güvenirliğiniz bu dönemlerde işe yarar pozisyonda olur. Bu sistematiğin iyi işlemediği yerde, özel sektörünüzün dış borcu 223 milyar dolar seviyesindeyken, bu dönemin bahaneleri önümüze diziliverir. “Dış mihraklar-dolar lobileri-bizi çekemeyenler” gibi laflarla başlayan ve anti-emperyalizm söylemlerine kadar ulaşan bir hat. Daha da öteye gidilerek yeni bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olarak adlandırılan süreçler.

Mesele bir yönüyle doğru. Emperyalizmin başat aktörlerinden biri açıktan tavır alıyor, saldırıyor. Mesafe koyarak mali, ticari ve yatırım sermayesiyle sıkıştırarak istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Sorun şu ki istediklerini tam da  toplulumuzun senelerce içinde debelendiği egemenleri semirten serbest piyasa şartlarının içerisinde uyguluyor. Bu tarz emperyalizmin Marshall Yardımları’ndan beri süregelen tarzı. Çünkü emperyalizmin kendisi tam da o çok övülen serbest piyasanın bir aşaması. Sorulması gereken doğru soru, iktidar yılları süresince bu aktörün en yakın müttefiki ve en büyük yardımcısı olarak, bu aktörden alınan destekle ülke içinde yaratılan yıkımlarda en önde rol alanlar, bugün ona karşı tavır alanların dostu olabilir mi? Gerçekten Abd’nin nüfuzunu daha da arttırmaya alan açanlara karşı tavır alınmadan, Abd’ye karşı tavır alınabilir mi? Sorunumuz ilkesel olarak emperyalizme karşı tavır almak ve ülkeyi savunmak mı ? Yoksa küresel ölçekte dengelerin değiştiği bir ortamda tüm suçların cezalarından sıyrılıp eski ortaklarla arayı açarak yeni dönem planlarında başka sömürü ortaklıklarına aday olabilmek mi?

Tüm bu karmaşanın arasında toplumun büyük bir kısmı yokuş aşağı giden bir minibüste bir yerlere çarpmayı bekler şekilde durumu izliyor. Hayatımızın önemli bir bölümünü yasaklamalar ve baskılarla geçiren biz üniversitelilerinse bu süreçten en çok zarar gören kesimlerden biri olacağı açık.

1)Zamlar

Kur yükselmelerinin, çoğu ithal ürünlere dayanan ürün ve hizmet yelpazesini baştan sona pahalandıracağı bir döneme girmiş bulunmaktayız. Zaten pahalı ve niteliksiz olan ulaşım, gıda fiyatları, ev kiraları vb. temel ihtiyaçlar daha fazla artış gösterecek.

2)Değersizleşme

Bunların yanında öğrencilerin çok az bir kısmına zar zor verilen burslar ve geri kalanın da banka müşterisiymişçesine kredi sistemine mecbur bırakıldığı sistemin üniversitelilerin geçim sorununa bir çözümü yok.

2017 yılında 425 ve 2018 yılında 50 TL artarak 475 TL olan kyk ücretleri, 2017 eylül ayında 3.4 tl kur seviyesinden 125 dolara karşılık gelirken, 2018 yılına göre 6.4 tl kur seviyesinde 74 dolara karşılık gelmekte. Kurla birlikte artan fiyatlar cebimizi zorlarken, aynı anda cebimizdeki para da buharlaşmaya devam ediyor.

3)Geleceksizlik

Tüm bu etkilerin yanında yükselen kur, dengesiz ve rant hırsıyla yönetilen ekonomiyle birlikte durgunluğa doğru yol alan ortamda işsizlik daha da artacak. Üniversite yaşamı boyunca zorla atlatılan sürecin sonunda üniversitelileri kredi borçlarıyla birlikte, işsizlik havuzu bekliyor olacak.

Tek adamın memlekete ve gençliğe vaatleri öncesinde de gerçekçi temellere dayanmıyordu. Aynı krizler tek adam rejiminde çözülmek bir yana ülkenin ve üniversitelilerin sırtında giderek daha da büyüyor. Bir şekilde Erdoğan tarafından oluşturulmaya çalışılan sözde “savunma” hattı, yoksullaşan kitlelerin öfkesini soğurmak ve kendi grubunu bir arada tutarak rant işleyişinin devamını sağlama amacı güdüyor. Öyle ki şimdiden “OHAL grevleri engeller” garantisi verilen Tüsiad, Müsiad ve geniş burjuva grupları arkasına sıralanmış durumda. Yoğun bir şekilde gerçekleri çarpıtma ve soyutlama durumu mevcut. Erdoğan’ın kendisini destekleyen kitleyi somut gerçeklikten soyutlayıp, ekonominin varlıklarını değersizleştirdiği yerde onları manevi olarak yücelterek öfkelerini çarpıttığı politik bir hamleyle karşı karşıyayız. İlk elden ihtiyaç bu tarzın karşısına, maddi olarak değersizleşip manevi olarak “aynı gemideyiz” diyerek ikna edilmeye çalışılanlara kimin hangi gemide olduğunun açıklanacağı kanalların kurulmasının seferberliğini içeriyor.

*Kocaeli Üniversitesi Öğrenci Kolektifi

 

 

Çok okunanlar

No Picture
Haberler

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde faşist saldırı

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde 1 Mayıs’ta onurlu ve bağımsız bir üniversite için Taksim’e çağrı yapan üniversitelilere okul dışından gelen 50 kadar faşist saldırdı. Dün 1 Mayıs çağrısı için kampüse Devamı

No Picture
Haberler

ODTÜ’de “özgürlük günleri” başlıyor

ODTÜ’de öğrenci toplulukları üniversitede yaşanan ve son zamanlarda şiddetini artıran sansür ve baskı uygulamalarına karşı “özgürlük günleri” düzenliyor. Üniversitede demokratik ve özgürlükçü bir yapının var olmasını engelleyen saldırılara karşı özgürlük Devamı

No Picture
Haberler

Gençlik: “İstanbul’u IMF’ye dar edeceğiz”

Bugün, (2 Ekim) üniversite öğrencileri polisin tüm engellemelerine rağmen Beyazıt Meydanı’ndan Dolmabahçe’yekadar uzanan IMF karşıtı bir eylem gerçekleştirdi. İstanbul Üniversitesi (İ.Ü.) Fen-Edebiyat Fakültesi’nde ve Merkez Kampus’ta toplanan üniversiteliler saat 13:30’da Devamı